8 Haziran 2008 Pazar

Yasa ve Otorite - I. Kısım

I

“Toplumun kucağını akılsızlığın, ruhları düzensizliğin sardığı durumlarda yasalar pek çok olur. İnsanlar herşeyi yasa koyuculardan beklerler, ve her yeni yasa bir başka (u)mutsuzluğa yol açtığı için insanlar aralıksız olarak yasa koyuculardan kendi yapılarına ve ahlak anlayışlarına uygun yasaların çıkmasını beklerler.” Bu sözlerin sahibi devrimci olmasını bırakın, reformist bile olmayan bir hukukçu: Daloz, fransız yasa kitapları yazarı. Bu sözler kendisi yasaların hayranı ve koyucusu olan bir adam tarafından yazılıyor.

Bugünkü ülkelerde yeni yasalar, oluşmuş olan tüm hasarları düzeltici, iyileştirici bir ilaç olarak görülüyor. Kötü olanı kendi kendine düzeltmek yerine başka bir yasanın zorunluluğu konuşuluyor. İki köy arasındaki yol çıkmaz noktaya gelince taşralı: “köy yolu için yeni bir yasa koyulmalı” diyor; korucu, birkaç kişinin korucunun otoritesine saygıdan beri gelen saflığından yararlanıp onları sömürmeye kalkıştığında, gücenenler: “korucuları saygılı davranmaya sevk eden kanunlar olmalı” diyor; ticaret ve tarım da geri kalmayarak: “gümrük koruyucu yasalar isterük”, diye çığırıyor; çiftçi, hayvan yetiştiricileri, hububat spekülatörleri ve tamamen lümpen ticaret adamları kendi çıkarları için yeni yasalar talep ediyorlar. Bir şirket yevmiyeleri azaltır ya da çalışma saatlerini uzatırsa, vekillik için çırpınan halkın temsilcisi, işçilere, "bunu düzeltmenin tek ve en etkili yolu olan kapitalistlere karşı direnç göstermek ve dahası kapitalizmin jenerasyonlar boyu haksız yere işçileri sömürerek elinde tuttuğu üretim kaynaklarının kontrolünü geri ele geçirmektir" demesi gerekirken, onun yerine çıkıp “burada düzeni sağlamak için bir yasaya ihtiyaç var” çığırtkanlığı yapıyor. Uzun sözün kısası, herşey için bir yasa talep ediliyor.

Ta çocukluğumuzdan başlayarak içimizdeki bağımsız ruhu öldüren ve otorite altında kula kul olma iç güdüsünü öğreten bir yetiştirme sistemi sayesinde çürümüşlük içerisindeyiz. Doğumumuzu, yetişmemizi, zihinsel gelişimimizi, sevgimizi, arkadaşlığımızı...vb. düzenleyen yasalar silsilesi ile öyle çürüdük ki, tüm inisiyatifleri, tüm alışkanlıklarımızı, kendi kendimize düşünme ve karar verme yetisini tamamen kaybedeceğiz. İnsanlar, parlamenterlerce hazırlanan ve onların denetimindeki bir avuç dolusu insan tarafından uygulanan yasaların dışında yaşanabileceğini anlayamıyorlar. Ve eski boyunduruktan kurtulmanın arifesinde sarf ettikleri ilk çaba tamamen aynısına sarılmak olmaktadır.

Gerçekten de bizi yönetenlerin yüzyıllardır aynı ses tonu ile tekrarladıkları: “yasalara saygı duyun, otoriteye itaat edin” olmuştur. Analar çocuklarını bu duygu ile yetiştiriyor; okullarda yasaların gerekliliği yapayalnış bir bilimin taş kafalı savunucuları tarafından öğretiliyor. Adım adım tüm kitaplarda çocuklarımıza yasaya herhalukarda uymamız gerektiği ve onu (yasayı) başkaldıranlara karşı korumamız gerektiği aşılanıyor. Daha sonra bu çocuklar hayata atıldıkları zaman toplum ve yazın hayatı vasıtası ile her adımda devam ettirilen su damlası tuzağı sürdürülerek damlaların damlaya damlaya taşı oyması, önyargıların yerleşmesi sağlanıyor. [...] Yasalara kölelik bir erdem haline gelmiş durumda ve gençliğinde yasaların savunuculuğunu yapmamış, yasaların kötüye kullanımının karşısında olarak düşün hayatına başlamamış devrimcilerin olduğuna dair şüphelerim var. Yasalanın kendisi direkt yasaların kötüye kullanımı olmasına rağmen.

(Kropotkin yazısının devamında krallıkların, kilisenin ve özellikle fransız devriminde burjuvazi saltanatının kazanması ile kölelik ve tutsaklığın yasalar vasıtası ile sanki normal ve olması gereken buymuş gibi halka empoze edildiğinden bahseder ve ekler...)

Saltanatının temeli olan yasaları burjuvazi, tüm kapsamı ile denize düşen yılan misali halkın ateşini dindirmek için kabul etmiştir. Halk da en nihayetinde yasa kavramını, gelişigüzellik ve zorla egemenlik altında yaşamaktansa bir gelişme olarak algılayıp kabul etmişlerdir.

“Yasa önünde eşitlik; Mal, mülk ve kim olduğuna bakılmaksızın yasalara uyma mecburiyeti” kelimelerinin halk üzerinde yarattığı sihirli etkiyi anlayabilmek için, insan kendini 18. yüzyıl koşullarına koymalıdır. Ancak o zaman aristokrasinin ve klisenin fakir halk üzerine uygulayabildikleri çirkin tablo anlaşılabilir. O fakir halk ki, yasa öncesine kadar hep hayvan muamelesi görmüş, hiç bir zaman hiç bir şey üzerinde en ufak hakkı olmamış, soyluların menfur hareketleri karşısında öcünü ancak işkenceciyi öldürerek alabilmiş, ama karşılığında asılmış halk; ansızın yasaların varlığı ile en azından kendi hakları olabileceğini, ve en azından teoride, soylu beyler ile eşit olarak tanınacağı şansını görmüştür. Ne türden yasa olursa olsun, çiftçiye soylu ile eşit muamele vaad etmiş, yargıçlar karşısında, fakir olsun zengin olsun, eşitlik beyan etmiştir.

Şimdi biliyoruz ki, bu vaad bir yalandır, ama bu vaad böyle bir zamanda bir gelişme, gerçeğe yapılan atıftır. Ve böylece tehlike içindeki burjuvazinin kurtarıcıları, Robespierre ve Danton, “Herkese eşit olan yasalara karşı saygı”yı felsefik yazıları ile savunan Rousseau ve Voltaire’i desteklerken, devrimci gücü sürekli daha kuvvetli bir şekilde organize olan burjuvazi karşısında eriyen halk uzlaşmaya vardı. Halk, kendini soylunun zor ile olan egemenliğinden ve papazlardan kurtarabilmek için yasaların boyunduruğuna boyun eğdi.

O zamandan beri burjuvazi bu temel ilkeleri sömürmekten geri durmamıştır.
[...]

devam edecek...

Kaynak: Gesetz und Autorität, Peter Kropotkin (çev. Tridine Band)

Hiç yorum yok: