9 Haziran 2008 Pazartesi

Yasa ve Otorite - II. Kısım



II

Yasa, genel anlamıyla modern bir üründür, çünkü insanlık yüzyıllar ama yüzyıllardır tek bir yazılı yasa olmadan sadece tapınak duvarlarındaki sembollerle hayatını sürdürebilmiştir. İnsanların birbirleri ile olan ilişkileri yasaların ortaya çıktığı zamana kadar çocukluklarından itibaren sürekli tekrar ile uyum sağladıkları alışkanlıklar ve adetlerle düzenlenmiştir.

Tüm toplumlar bu primitif fazlardan geçmiş ve bugüne kadar insanlığın büyük bir bölümü yazılı bir yasaya sahip değildi. İlkel halklar, çevre köy, kasaba ve topluluk bireyleri ile olan ilişkilerinde alışıldık töre ve adetler, ya da hukukçuların deyimiyle “geleneğe dayalı hak”ları kullanarak geçinmiş ve bunlar ilişkilerin yürümesinde yeterli olmuştur. Aynısı bizim, uygarlaşmış halk için de geçerlidir, sadece şehirlerimizden dışarı çıkarsak karşılıklı ilişkilerin yasa koyucular tarafından belirlenen yasalarca değil, genel geçer töre ve âdetlere göre belirlendiğini görürürüz. Rus, italyan, ispanyol köylüleri, fransa'nın ve ingiltere’nin de büyük bir kısmının yazılı yasa hakkında en ufak fikirleri dahi yoktur. Bu yazılı yasalar ancak zorunlu hallerde devletle olan ilişkilerini düzenlemekte işlerine yarar, bununla birlikte kendi aralarında, genellikle daha da komplike olan, ilişkilerinde yasa yerine genel geçer adet ve töreleri kullanmayı yeğlerler, ki daha önceleri tüm insanlık için bu geçerliydi.

İlkel toplumların geleneksel adetlerini daha yakından inceleyecek olursak, birbirinden tamamen ayrı iki ayrı akım ortaya çıkar.

İnsan tek başına yaşamadığı için, kendinde, türünün çoğalması ve toplumun devamı için anlayış ve faydalı alışkanlıklar geliştirmiştir. Bu toplumsal anlayış ve dayanışmaya dayalı faaliyetlerin noksanlığı birlikte yaşamayı tamamen imkansız ve akla hayale sığmaz hale getirir. Bu hıssi anlayış yasalardan kaynaklanmaz, onlar yasalardan çok daha eskilere dayanır. Bunun kaynağı dinler de değildir, dinlerden dahi eski, bu anlayış toplu halde yaşayan hayvanlarda da gelişmiştir. İnsanların hayvanlarda içgüdü olarak nitelendirdikleri “alışkanlıklar” gibi, bu hıssi anlayış da eşyanın tabiatındandır; toplumun birlikte yaşayabilmesi ve toplum varlığı için kullanışlı, hatta gerekli ileri gelişmelerden ortaya çıkmış bir “hıssi” anlayış. Vahşiler bile daha faydalı buldukları için kendi akrabalarını yeme zevkine toprağın işlenmesini yeğlemişlerdir. Ne yasayı ne de yasa koyucuyu tanıyan, tamamen bağımsız kabilelerde, her tanıdık biri ile olan anlaşmazlıkta bıçakları konuşturmak yerine önünde sonunda kardeşlik ve birlikte yaşama içgüdüsü geliştirerek tartışmaya son vermek adına üçüncü bir kişiye başvurmayı uygun görmüşlerdir. İlkel insanların misafirperverliği, bir insanın yaşamına olan saygı, karşılıklılık hissi, zayıflara müsamaha, insanın önceleri kendi çocuk ve ailesi için daha sonra kabilenin diğer bireyleri için uyguladığı başkasının yaşamı için kendi yaşamını feda etmeye varacak derecede cesaret,... tüm bu özelliklerin hepsi yasalardan ve herhangi bir formal dinden önce insanlarda geliştirmiştir. Bu his ve aktivitelerin hepsi toplumsal birlikte yaşamanın kaçınılmaz sonucudur. Papazlar ve metafizikçilerin (feylesofların*) iddia ettikleri gibi insanın içinden gelen (a priori*) özellikler değil, bir toplumda birlikte yaşamının sonucu olarak öğrenilmiş özelliklerdir.

Fakat toplumsal yaşamanın ve insan ırkının devamı için gerekli olan alışkanlıklar ve törelerin yanında insanların birleşmesinden başka arzular, tutku ve hırslar da doğmuştur: diğerlerine hükmetme ve kendi isteklerini zorla kabul ettirme arzusu, dünyevi zevklerin hepsine çalışmadan sahip olabilmek için yan kabilenin emeğine hükmetme arzusu,... böylece köleler üretirken, hükümdarlar ise bunun sefasını sürebilmektedir. Tüm bu kişisel, bencil arzular başka başka alışkanlık ve âdet akımları doğurmuştur. Bir yandan kendilerini şeytan korkusundan arındırmış papazlar, diğerlerinin batıl inançlarını sömürmek ve şeytan korkusunu yaymaktalar; öte yandan savaş çığırtkanları kendi kabilesini, toplumunu üstün bir cafcafla zayıf ya da barışçıl komşu köyleri/kabileleri basıp yağmalamanın borazancılığını yapmaktalar, böylece keselerini doldurup kölelerle geri dönebileceklerdir. Böyleleri (din adamları ve savaş yanlıları*) kendi çıkarlarına uygun ve kitlelere hükmetmesini sağlayacak gelenekleri ve töreleri ilkel toplumlarda zorla kabul ettirmişlerdir. Kayıtsızlık, korku ve bu tip eylemlerin sürekli tekrarı sayesinde hükümdarlıkları mümkün kılan töre ve geleneklerin yerleşmesi mümkün kılınmıştır.

Bu sebeple erişkenlerde çok güçlü bir şekilde; çocuklarda, vahşi insanlarda ve hayvanlarda da belirgin bir dereceye kadar gelişmiş olan alışkanlıklara bağlı davranış yatkınlığını kullanmışlar ve sömürmüşlerdir. İnsan, özellikle batıl itikatlarına bağlı ise, var olanı değiştirmekte her zaman korku duymuş ve eskiyi hep yüceltmiştir. – “Atalarımız bu işi bu şekilde yapabilmişler ve bunu da çok iyi becermişlerdir. Biz de bu şekilde yetiştirildik ve bundan da mutsuz değildik: öyleyse aynısına devam edelim!” diyorlar, yaşlılar bazı şeyleri değiştirmek isteyen gençlere. Bilinmeyenden her zaman korkulmuş ve eskiye, bilinene sığınılmış, eskiye hapis olunmuştur, eski, zulüm, aşağılama ve kölelik olsa dahi. Hatta denmiştir ki: kişi ne kadar mutsuz olursa, değişimden o kadar korkar, bu değişim onu daha fazla mutsuzluğa itebileceği için. Oysa ki, bir umut ışığı, bir miktar refah evini ısıtabilmeli, böylece daha iyiyi aramaya, eski yaşam tarzını eleştirmeye ve değiştirmeye çalışacaktır. Bu umut ışığı kişiye nufüz etmedikçe, kişi bu, batıl itikatini ve korkusunu kullanan gardiyanlıktan özgür olamadıkça, eski durumunda kalmaya devam edecektir. Gençler bir şey değiştirmeye kalkarsa, yaşlılar buna kuru gürültü ile cevap verecektir. Bazı vahşiler, alışmış olduğu gelenek ve töreleri bırakmaktansa kendilerini öldürmeyi dahi tercih eder duruma gelmiştir, çünkü kendi çocukluğundan beri öğretilen şey; törede yapılacak en ufak değişim kendisinin mutsuzluğu, kabilesinin de yok oluşuna yol açabilecektir. Hatta bugün bile – kaç tane politikacı, ekonomist veya sözümona devrimci yok olan geçmişin şiddetli etkisi altından kalmadan davranabiliyor? – Kaçının tasası geçmişte var olanı aramaktadır? Kaç (sinirli*) devrimcinin geçmişte kalan devrimlerin sıradan kopyacılarından farkı nedir?

Kaynağını batıl itikatlar, ihmalkârlık ve korkaklıktan alan alışkanlıklara olan bağımlılık, tüm zamanlarda hükümdarların gücünü oluşturmuştur. İlkel toplumlarda bu durum akıllı bir şekilde papazlar ve savaş reisleri tarafından sadece kendi çıkarlarına hizmet eden töre ve gelenekleri kabilelere zorla zerk etmiş ve ölümsüzleştirmişlerdir.

Kabile şeflerinin diğer insanların özgürlüğünün bedeli adına yaptıkları saldırılar, akıllıca sömürülen muhafazakârlık ruhunu korumaya yettikçe; insanlar arasında eşitsizlik oldukça ve bu eşitsizlik güç ve zenginlik ile on – yüz katına çıkmadıkça; aynı etkiyi yapmak için gerekli olan yasa ve kuvvetli yasa aygıtlarının, sürekli ama sürekli artan cezaların gereği olmayacaktır.

Fakat toplumda birbirine düşman iki sınıfın arasında uçurum git gide arttıkça, birinin hükümdarlığını ötekisi üzerinde sağlamlaştırmaya çalışması, ötekisinin de bundan kaçmaya çabalaması ile kavga başlamıştır. Günümüz kazananı kazancını geri dönülmez bir gerçek haline getirebilmek için acele ediyor; kazancını tartışılmaz, saygıdeğer ve kutsal yapma telaşı içerisindedir. Papazlar tarafından kutsanmış yasalar savaş şeflerinin hizmetinde silah işlevi görmektedir. Hükmeden azınlığın yararına olacak ne varsa ebedileştirmek için elden ne gelirse yapılıyor; ve askeri otorite de yasalara itaati sağlamayı kendine görev addetmiştir. Savaşçı (Kropotkin burada yasa koyucu, kabile şefleri veyahut güç uygulayıcısını kastediyor.*) bu yeni fonksiyonda kendi gücüne yol açmak için bir yol bulmuştur; çünkü artık yalın şiddetten (askeriye*) güç almamaktadır, aynı zamanda yasaların koruyucusu haline de gelmiştir. Yasalar pek ala törelerin ve geleneklerin işe yarar yanlarını içerebilirdi, ama o zaman çoğunluk tarafından tanınıp, itaat edilmezdi, işte tam olarak bu sebeptendir ki, yasa koyucular yukarıda dikkat çektiğimiz iki akımı birbirlerine akıllıca karıştırmışlardır: birlikte yaşamanın bir sonucu olarak ortaya çıkan ahlak, dayanışma ve birlik prensipler; ve eşitsizliği ölümsüzleştirecek nizamnameler. Yasa kitaplarında toplumsal yaşam için hayati önemdeki ananeleri çok zeki bir biçimde yöneten (hükmeden) kesmin dayattığı ananelerle karıştırmış; ve her ikisi için de kitlelerden saygı ve itaat beklenmiştir (diretilmiştir*). Yasada şöyle geçer: “öldürmek suçtur” – ama hemen ardından şu eklenir: “Papaza talep edilen ücreti öde” (gerçekten de günümüzde daha halen avrupada bazı ülkelerde dinini belirten vatandaşlardan yasalarca düzenlenmiş ücretler talep edilmektedir.*) “çalmak suçtur” ama ardından eklemekten çekinmez: devlete olan vergisini ödemeyi reddeden kişiler asılır, kellesi uçurulur, haczedilir vs.

İşte bu yasa, ve bu çifte karakteri halen günümüzde de devam etmektedir. Çıkış noktası kendilerine yararlı olan kanunları yürürlüğe koyan hükmeden zümredir. Karakteri, toplum için yararlı olan gelenek ve ananeler –ki onlar itaat edilmesi için zaten yasalara gerek duymazlar- ile hükmeden kısmın yararına olacak metinlerin akıllıca bir karışımıdır.

Aynı şey, aynı ölçüde, otoritenin koruması altında gerçekleşen sahtekârlık ve zor yoluyla elde edilen mülk için de geçerlidir ve kuramsal (abstract*) yasalarca korunmuştur. (Yasalar*) itikat ve güçten doğdu; papazların, fatihlerin ve zengin sömürgecilerin yararına sunuldu; ve halkın zincirlerini kıracağı gün tamamen lağvedilecektir.

Bir sonraki bölümde, din, otorite ve hükmeden parlamenter rejimlerin etkisi altındaki yasaların gelişimini inceleyip, savımızın ne kadar yerinde olduğunu göreceğiz.

(*: Çevirenin notu)

Devam edecek...

Hiç yorum yok: